12 Ağustos 2011 Cuma

Kimim Ben?

Basit biri değilim..
Gözlerimi kanatırcasına ağladığım gecelerim var.
Ve kahkahalara sarılmış anılarım!
Herkes kadar dertli,bazılarından fakir, çoğundan zenginim..

Taşıdığım hayallerim, söylenecek şarkılarım, paylaşılacak dostluklarım var.

Bilmeyene sevmeyi öğretecek kadar büyük bir kalbim,
Gidene beddua edemeyen bir dilim var..
Yüreğimi korkak büyütmedim..
Kaybettiklerim; dağıttığım servetimdir..
Can YÜCEL

15 Haziran 2011 Çarşamba

"Kafabinbeşyüz" Vol.4


-- Challenge'ı seviyorum. Türkçesi meydan okuma diye çevrilmiş ama tam karşılamıyo sanki.

Challenge seven insanları da seviyorum. Kendilerini de karşısındakileri de güçlü kılıyorlar, tetikte kılıyorlar.
Ama meseleyi ego savaşına döndüreni sevmiyorum.
Egonun çok yoğun kıvamlı olduğu bünyelerde akıl geriliyor çünkü, yersiz sebepsiz tripler zeki adımların yerini alıp, manasız egosantrik hareketlere dönüşüyor.
Akıl düelloları zevklidir, çekicidir. Karşı tarafın amacını bilirsin; tıpkı satranç oynar gibi, ama ne yapacağını kestirememek, hamlenin nerden geleceğini merak etmek iyidir. Canlı tutar insanı.
Ama egosunu yanına alıp aklını yedek kulübesinde bütün sezon oynatmadan tutan adamla yapılacak maçtan hayır gelmez hacı. Oyun illa ki bi yerlerde çirkefleşir, fazla yüksek egolu muhteremler, kifayetsiz muhterislere dönüşür çünkü.
Velhasıl kelam, fazla egolu olan adam egosu hacminde zeki olmaz onu diyim de ben, akılda tut lazım olur bi gün.

-- Ceren T. : Bir ofis polisiyesi. Çekmecenin içinden çıkan külah şeklindeki parti şapkasının esrarı.
Çok acaip bi hayatım var benim.


-- Herkes pek bi bikbikleniyo ya: Hiçbişey göründüğü gibi değildir diye. He işte doğru, hakkaten de değildir.  Şimdi bu lafın iki ucu var, benim kafama takılansa 1 tanesi. Biliyo musun bebişim bu neden iyidir? Çünkü herkesin hayatı gerçekten anlattığı kadar şahane, herkesin ilişkisi gösterdiği gibi tutku dolu, herkesin işi olağanüstü doyurucu olsaydı, sen kendi hayatına çok kıl olurdun. Şimdi dur, düşün bi bakalım o özendiğin hayatlar hakkaten o kadar da özenilesi mi, yoksa arkadaşlarınla yaptığın bi rakı – balık keyfinin, sonrasında yüzünde şapşal bi sırıtmayla daldığın her uykunun, sabah güneşle birlikte uyanıp spora giderek kendine karşı bi kere daha zafer kazanmanın zenginliği o bayıldıklarının kaçında var? He şimdi otur bi de böyle bak hayatına.

-- Beni kategorize etmeyin. Kendinizi de etmeyin. Her seçim bi vazgeçişse eğer dedikleri gibi, 1 tane rengi seçince 6 rengi kaybediyor insan. Gere(n)k yok. Her şeyi ye, her şeyi iç, her müziği dene. (Ama yine de kendin için bi iyilik yap ve en çok Nutella ye, bişi kaybetmezsin.)

-- Şu hayatta bazı meslekler var. Mesela “sevimli hayvanlar, şirin bebekler, Mevlana’dan özlü sözler gönderen beyaz yakalı kadın” mesleği diye bişey var. Allah muhafaza.

-- Bi de bazı insan modelleri var. Muhtelif yerlere, mesela blog’una tibitır’ına, ofisteki bilgisayar ekranının etrafındaki post-it’lere, yani ona buna bişiler gösterebileceği yerlere; hayatla ilgili, insan olmakla ilgili “önemli olan …. değil ….. dır” şablonunda yazılar yazanlar, alıntı yapanlar. (O bıraktığım boşluğu istediğin gibi doldur, al sana nurtopu gibi aforizma.) Ha işte ne diyodum. O insanlar nasıl biliyo musun? Genelde o söylediklerinin hiçbirini yapmazlar. Hayata dair ayrıntıları fark etmiş gibi yapıp, ayrıcalıklı, farkındalık sahibi bi ruh olduklarını ona buna göstermeyi severler, ama çoğunlukla hayata dair inceliklerin hiçbirinin içinden geçemeyecek kadar kalın ruh sahibi olurlar genelde.

-- Net olmak mühim şu hayatta. Net. Bak çok iyi düşün bu dediğimi hacı. Sorucam sonra.

Evet son temennim net olmakla ilgili. Herkese netlik diliyorum önümüzdeki tüm zamanlar için.
Öptüm münasip yerlerinizden.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Fotografik meseleler. Ya da değil bilemedim şimdi.

Bi fotoğraf var karşımda. İki kişiye dair bi fotoğraf.
Üzerinde iki isim var. Bir de tarih.
Tarihler önemli benim için; her tarih bir dönemi anımsatır çünkü insana. “o zamanlar şununla uğraşıyordum, onu düşünüyordum, buna aşıktım..” gibi çağrışımları ve başrol kahramanları vardır her tarihin bende.
Ve her tarih aslında bir tahayyül ile bir taahhüt içerir insanın kendine verdiği.
Her tahayyül, içten içe bir taahhüt; özünde.
“bir sene sonra bugün, şurada olacağım.”
“onunla olacağım”.
“artık onsuz olacağım”.
Tarihlerin benim için önemli olmasının bir sebebi de, bir devrin, bir dönemin imleci oldukları kadar, sonrası için taahhütlerle doldurulacak boş satırlar bırakmaları.
Şimdi o resme bakıyorum.
O resimden öncesi ve sonrası, nice tarih için, nice tahayyüllerle doldu. O resmin kahramanları hiçbir şeyi taahhüt edemedi, ama gözlerinin çokça tahayyül içerdiği muhakkak.
Aslında, fotoğraf denen şeyin en aldatıcı yanı nedir bilir misin? Fotoğraf dediğin bir “an”dır sadece. Evet, her yerde söyleyip dururlar; “hayat anların toplamı” falan filan diye. Ama o fotoğraflardaki “an”lar aslında koskocaman bir fotoğrafın içindeki küçücük bir fotoğraf sadece. Flaş patladıktan sonra, gülmekten kırışan gözler normal bakmaya başladıktan, ya da gece bittikten sonra, o “an”ın büyüsüne dair her şey hayatın o kocaman dalgaları arasında kaybolduktan sonra, O “an” yoktur artık, o resimdeki 2 saniyelik gülüş, yerini binlerce çelişkiye, binlerce “acaba?” ya, yüz binlerce “neden?” e bırakmıştır.
Oysa ki ne kadar da gerçekti resimdeki o gülüş değil mi.
Ve ne kadar mutlu bir geceydi o.
Ne çok hayal, ne çok kırışan göz, ne çok ışık, ne çok rüzgar vardı.
Ve ne kadar mutlu bir geceydi o.
İşte, hayatın filmdekilerden daha kötü olan tarafı nedir bilir misiniz?
Eğer hayat aynı bir film gibi kurgulanabilseydi, insan hayatının son sahnesi o fotoğraf  olurdu. Bir hikaye orda, o biricik anda biterdi; ve kararan siyah fonun üzerinde “SON” yazardı; ki bu son derece mutlu bir son olurdu.
İşte bu yüzden filmlere özeniriz biz, filmler olur tüm hayallerimizin ilham perisi.
Ama hayat dediğin koskocaman bir ihtimaller denizi işte; bir türlü bitmeyen, sonu gelmeyen.
Sen ölümü “son” sanırsın, oysa ki senin olduğun yerde ölüm yoktur, ölümün olduğu yerde de sen.
İşte bu yüzden sadece hayat vardır; donduramadığın, durduramadığın o “an”ları acımasızca yutan bir hayat.
Ama hayat denen bu şeyin tek tesellisi – ve belki tek büyüsü - de, o koca ihtimaller denizinden şansına yepyeni bir mutluluk “an”ını ne zaman çekip avcunun içine bırakacağını asla bilemeyecek oluşundur; ve o yepyeni mutluluk “an”ı öyle büyülü bir şeydir ki, önceki tüm mutlulukları yok saydırır sana, “daha önce hiç böyle mutlu olmamıştım” dedirtir, geçmişin tüm hazlarını küstah ve bir o kadar da zevk dolu bir nankörlükle unutturur. İlk ve sondur sanki, ezeli ve ebedidir.
Hep yeniden başlatır, ta en başından. Hep yeniden tanımlatır sözcüklerin anlamlarını. Hep sıfırlar bütün fabrika ayarlarını.
İşte bu yüzden çekicidir, bu yüzden güzeldir hayat;
Tıpkı aşkını da, acısını da sana ne zaman yaşatacağını asla bilemeyeceğin, ama yine de bunu deliler gibi arzuladığın, ne yapacağı asla kestirilemeyen şuh bir kadın gibi.

28 Nisan 2011 Perşembe

"Kafabinbeşyüz" Vol. 3

- "Türk İngilizcesi" diye birşey var, bu çok açık.


- O diil de, bu yurdum dizilerinde yabancı kızların bizim tipsiz oğlanlarla tanışır tanışmaz aşık olması ve o tipsiz oğlanın kız arkadaşını deli etmesi olayı nedir? Yok arkadaşım "amaaaan sıkılmıştır onlar hep sarışın uzun boylu renkli gözlü adamlardan,  bizim esmer erkekler değişik geliyodur tabi" demesin kimse. Esmer dediysek yollar Kenan İmirzalıoğullarıyla dolup taşmıyo şekerim, bunu ikimiz de biliyoruz.


- Haa bak bu nerden geldi aklıma. Yeğenimi görmeye gittim geçen gün, annesi "Fatmagül'ün Suçu Ne" yi izliyordu. Orda gördüm. Yabancı kız alenen yazıyodu bizim esas oğlana. O arada iki buçuk yaşındaki yeğenim "halaaa Fatmagül'ün suçu neee?" diye sordu. Ciddiyim. Ben de " gece gece yalniz basina sokaga cikmak Ceylin'cim" dedim. Böyle şeyleri küçük yaşta öğrenmekte fayda var, bilinçaltı dediğin 0-6 yaş arasında şekilleniyo sonuçta.


- Geçen gün oyuncakçıya gidip bayaa koca kafalı bi tweety'e on dakika boyunca yanak yanağa sarılarak mağazada dolaştım. Marifetmiş gibi bi de arkadaşıma gösterdim "baaaağğğkk çok güzel diiil miiiğğğ??" diye. Ama çok yumuşaktı naaapiim. Tamam bazen kendimden korkuyorum.


- Beni bir kavanoz Nutella'dan daha mutlu edecek bir şey varsa, o da o kavanozu bitirip de bir gram bile almayacağım bir metabolizmaya sahip olmaktır. Böyle de naif beklentilerim var hayattan.


- Biri şu Nisan'a Şubat taklidi yapmayı bırakmasını söylesin lütfen.


Öperim en güzel yerlerinizden.

Şekerim herşeyy yapay, herşey ilaçlı!!




Doğal beslenmek gibisi yok azizim.

7 Nisan 2011 Perşembe

Mutluluk Dediğim..


Bi Fransız filmi, insanın içini ısıtacak cinsinden.
Bir şişe rosé şarap.
Bir adet tekne ve sonsuz bir mavilik.
Bir adet güneş, gözlerini kırıştıracak..
Bir adet mehtap, ışığından ışık yansıtacak..
Bir adet rüzgar, saçlarımı uçuşturacak..

Bir şişe daha rosé şarap.
İki kadeh.
Bir de sen.

Hangi gün?..

İki buçuk yaşındaki yeğenime sunduğum vaatler genelde şu minvalde oluyo:


-“ Yemeğini yersen sana çikolata alırım”
-“Yemeğini yersen seni İstinye Park’a götürürüm” (evet, İstinye Park ve Akmerkez’i gerçekten biliyo , ayırt ediyo. Evet küçük bi tiki yetiştiriyorum.)
- “Yemeğini yersen sana Bugs Bunny alırım”

Benim hayatımda da istediğim her şey yemek yemem karşılığında verilseydi çok şahane olurdu yahu.
--
O diil de, küçükken uslu çocuk olmak; istediklerini elde etmek, sevilmek, ya da ödüllendirilmek için yetiyodu di mi.



Büyüyünce de uslu olmayarak elde ediyosun bunların hepsini.

Bu değişim tam olarak hangi noktada gerçekleşiyo bi söylesenize bana?



Tam olarak hangi gün; arsız, hadsiz ve kötü olmamız gerekli olmaya başladı istediklerimizi elde etmek için. Bi söylesenize sahiden


O günden gerisine gidicem çünkü.

6 Nisan 2011 Çarşamba

İstanbul'un burcu neydi ya sahiden?

Ben şu an bildiğin üşüyorum.
Gökyüzü antipatik Maraş dondurmacıları gibi bir iki damla yağmur atıştırıp sonra küt diye duruyor.
Gri bulutlar da her daim Demokles'in kılıcı gibi tepemde, "akıllı ol bak gönderiyorum şimdi şimşekle fırtınayı haa" der gibi bakıyo bana.

Ama ağaçları filan bildiğin çiçek basmış. Arada kuş filan da ötüyo.
  

Biri bizimle fena halde dalga geçiyo hocam.

Bir Istanbul'lunun halleri / Nisan 2011

"Kafabinbeşyüz" Vol. 1

-- Yazma anı dediğin nazlı bir aşık, geldiğinde istediği ilgiyi göstermezsen hemen kaçıp gidiveren.


-- “kimse hakikatten daha hızlı koşamaz”.. bi de “hakikat” kelimesiyle deyince daha etkili oluyo yahu. “Durduk yere adamın beynine tekme atan replikler Vol.1”.


-- Bu arada bazı adamları takım elbise bile bişeye benzetmeye yetmiyo. Bugün bunu gördüm.
-- Ben mühendisim ama beceremediğim çok şey var. Mesela çekirdek çitleyemiyorum. Hiç çitleyemedim. Hayatım bu ve benzeri acılarla dolu.
-- Bu mühendis olma hali de aile içinde acaip bi referans noktası oluyo sana. Bize fakültede kainatın sırrı verilmiş gibi bakıyolar bana evde bazen. Hissediyorum.
-- Bir zeytinyağlı tabağını ancak kız arkadaşımla paylaşarak bitirebileceğim gün, dünya daha güzel bi yer olacak.
-- Hani eskiden hani çocuklar Hugo’ya katılıp telefonu tuşlayarak  oyun oynuyodu ya. O günler çok naif günlermiş yahu. Düşün ki bir çocuğun dijital ortamda oyun oynama olayı telefon tuşları kadar. Çok naif hakkaten. Tamam Amiga 500’lerde oyun oynadığımız zamanlar da oldu ama, hani bir televizyon kanalının böyle bir oyuna yayın akışında yer vermesi bile zamanın naifliğini anlatıyo bence. Şimdi yapiiim desen gülerler adama. Bu aynı bizim bi zamanlar yuvarlak çevirmeli telefonlardan bi yerleri arıyor oluşumuz gibi bişi. Ya da gidip Hakan Peker kasedi satın almak gibi. Ha ben hiç almadım bu arada. Valla almadım.
O diil de biri şu havalara el atsın yahu.
Öptüm.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Aşkta ve Savaşta?

Her yol mübah mı sahiden?


bilmem.. bazen düşünüyorum;


Tek bi kere yaşadığım bi hayatım var benim, tek şans; one shot. Ötesi ve berisi yok. Başka şansların da verildiğine dair metafiziksel bi inancım var ki o başka bi promil seviyesinin konusu ama, o diğer şansta da bu kafa olmicak yahu. Mesela bu sarı saçlarım filan olmicak ki maazallah o çok fena bişi işte. Belki nutella bile sevmiyo olurum o hayatta düşünsene. Ya da nutella sevemicek bi formda olurum, iguana filan eyvah eyvah. Ama bak iguana olursam hep sarı kalırım hiç renk değiştirmem. Doğa bana ayak uydursun hahhaaayyyt.
Yok yok. Mübahtır ben ona inanıyorum. Çünkü ne aşk, ne de savaş normal bi kafa değil. Birini ya da bişeyi çok istemek, ama dibine kadar istemek, her şeyden herkesten- hatta hayattan vazgeçecek kadar istemek mertebesine gelmek kolay şey değil. Ayık kafayla olmaz o işler. Bu yüzden büyük komutanların hayatlarını okuyoruz, ya da büyük aşk tragedyalarını- sonra da “vay be ne manyakmış” diyoruz her hikayenin sonunda.
Hayran oluyoruz o adamlara ya da o aşklara.
En çok da kendi  göze alamadıklarımızı yapanlara hayran oluyoruz şu hayatta.
Sonra bir dize beliriveriyor kafamızda;


“gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız, göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır.”
Uzak görünen bir sürü şey yakın da olabilir aslında; mesafe dediğin, o şey için kafayı ne kadar "kırdırabildiğine" bakar sadece.
Sonra gözümüzü acıtacağına, “her yolu” göze almak ve o gözleri acıyla yakmamak iyi bişey bence.
İşte bu yüzden mübahtır aşkta ve savaşta her şey; çünkü bir şeyi dibine kadar, tutkuyla istediğinde gözlerin acır; saç diplerin acır. Saç diplerine kadar istersin- eğer gerçekten istiyorsan.
İşte o kafadaki adamın kaygısı olmaz “hımm acaba bu mübah mı?” diye. Sormaz/düşünmez bile.
İşte o yüzden, bunu diyen adamı eleştirmeyin. Takdir edin. Okşayın. Yanağını filan sıkın, çikolata ikram edin ya da ne bileyim. O insan güzel insan çünkü.
O insan ki, ya bir şeyi dibine kadar istemiş, ve “acaba bu mübah mı” diye bırak sormayı, aklından bile geçirmemiş,
ya da bir şeyi sadece istemiş ve sonra o istediğinden utanıp hijyenik koltuğunda oturmuş “aşkta ve savaşta her yol mübahtır diyen bencilin önde gidenidir” diyerek Hıncal Uluçluk etmiştir.
---
Ben hangisiyim? Bilmiyorum. 


Tek bildiğim, gözlerimi göze alamadığım yakınlıkların acıtmasına izin verecek kadar korkak olmadığımdır.