8 Ekim 2015 Perşembe

Belki


Belki unuturuz onu, tüm Kasım'dan kalma çiçekler gibi
Arasına koyarız şarkı yazdığımız kırık hayaller saklı defterin

Belki de saklarız onu, kalbimizde bir delik açar gibi
Belki denize ulaşır, içimizdeki nehirler bir gün..

Almak ve Vermek Üzerine

Uzun zamandır burada bir şey yazmadığımı, dün aynanın karşısında kafamdan onlarca cümleyi geçirirken kendimi yakaladığım anda fark ettim. 

"Aşkı ya yaşarsın, ya da yazarsın" derler; "aşk" sessizliği miydi bu aradan geçen süre, bilmiyorum.


Aşkın yaşanırken de yazıldığını, bir zamanlar yazdıklarımı sanki başka birisi yazmışçasına bir şaşkınlıkla okurken anladım. Neler dökülmüş kalbimin ucundan, kendime şaştım.


....
"Almak" dediğin, doyumsuz bir duygu; tıpkı yedikçe yiyen ve yediğini unutan balıklar gibi. 


Ucu her zaman açık, sonu gelmemeye çok müsait.. İnsanın en kolay alıştığı, en hızlı "hak olarak görmeye" başladığı; en sevdiği şey.


Öyle bir duygu ki, verenin zamanla uyuşturucusu haline gelen; verme anında tıpkı o kimyasallar gibi iyi hissettiren, ama zamanla gerçeklikten uzaklaştıran; küçük küçük tüketen..


Nasıl bağımlısı haline geldiğini bilemediğin bir duygu. 


Ama sanırım daha kötüsü, bu hikayede "Alan" değil "Veren" olmak..

Bir yerden sonra karşındaki seni duymamaya başlar; söylediklerin; çığlıkların filan onun kulağında ince bir çınlamadan fazlası olmaz. 

Bir bilgisayar oyunundaymışsın gibi hissettiğini bilmiyordur oysa. Yaşadığın her zorluğun arkasından yenisinin geldiğini, oyunda bitirdiğin her level'dan sonra daha zoruyla karşılaştığını. Ama bu sefer sıkıldığında kapatma düğmesine basamadığın bir oyunun içinde olduğunu anlamazlar.

"Oh" dediğin zamanların en fazla "günlerle", bilemedin "haftalarla" kısıtlı kaldığını

Güler yüzün standart hak olmuştur; huzur vermek görevin.. Huzur verdiğin için "ödüllendirirler" bazen seni; sana "koşulsuz" huzur verip veremediklerine bakmadan.

Oysa ki sevgileri "şarta bağlı"dır; bilirsin içten içe. 

Huzur verdiğin, yüzün güldüğü, dertlere göğüs gerdiğin sürece sevilmeyi ve "ödüllendirilmeyi" hak edersin. Varlıklarıyla "ödüllendirirler", bir de geleceğe dair tatlı taahhütlerle.

Halbuki sen daha ağır bir taahhüde giriyor olursun, eşkıyasına aşık olan bir mahkum gibi; o ödül kırıntılarından alabilmek için, sonsuz güzellik, bolca huzur ve mutlu gülen yüz sunmalısın karşındakine. 

İçinde seni acıtan ne kadar çok şey olursa olsun, hep "o şahane kadın" olma taahhüdü verirsin işte. 

Belki bıkmışsındır yıllarca başka başka şeylerle savaşıp tam rahat edecekken karşına çıkan yeni zorluklardan. O zorluklar belki senin sıkıntın olmasa da, hayat öyle  basit birşey değildir; o kadar kolay ayrışmaz dertler insanlardan ve yakınlıklardan. 

Onca şeyle savaştıktan sonra istediğin herşeyin sonsuz bollukts sunulduğu uçsuz bucaksız cennet bahçeleri değildir elbet.

Hepi topu "küçük olsun benim olsun"culardansındır işte; kolay mutlu olan.
Bu kadarcıktır beklediğin, sadece bu.

Ama almayı hak görenler, bir yerden sonra vermenin zerresini olduğunun bin katı büyüklüğünde görürler. 

Bunu yaratan da "veren"in ta kendisidir işte. 
Hayırsız bir evlat yetiştiren ama bi türlü ondan vazgeçemeyen bir anne gibi.

Mutsuzluk


Bir tarifi de "tutarsızlık" sözcüğüne tekabül eder.

Seni bi gün mutluluktan havalara atan ertesi gün tutmayı unutunca yere çakılıverirsin.

Kucaktaki oyuncaksındır işte.

Gel derler gelirsin, tutmazlar düşersin...


"Her gün sevgi gösterisi olmaz canım" derler, böyle bakınca güzel de bir mazerettir elbet.

Halbuki senin beklediğin "sevgi gösterisi" değildir, 

soğuk caddeden sıcak eve geldiğinde günün tatlı tatlı dedikodusunu yapabilmek, iki lafın belini kırabilmektir.. 

Kocaman bir sessizliğin yanına "ilişmek" değil..

Birden tokat gibi çarpar sonra, hiç anlamadığın bir cümle takip eder;

"Başka yerlerdeki kocaman eksiklikleri küçücük yerlerde doldurmaya çalışma" diye.

Kim bilir neler gizlemiştir içinde o cümle, ama karşındaki hiçbir zaman sana ne dediği açıkça belli olan bir cümle söyeyecek cesarette değildir..

Uyursun sonra. Unutmayı isteyerek uyursun.