30 Nisan 2012 Pazartesi

Buralar eskiden dutluktu

Yazmak dediğin; nazlı olduğu kadar, tehlikeli bir aşık.

Öyle ki, geçmişin tüm sancılarını, sanrılarını belgeleyip, unuttun sandığın an saklandıkları o kilitli sandıklardan çıkarıp önüne koyuverir.

Birden hatırlarsın bir zamanlar nasıl bir "sen" olduğunu, kimdin, ya da kim olduğunu sandın..

Tehlikelidir, evet. Acımasızdır çünkü. pat diye yüzüne vuruverir beyninin ustalıkla yok etmeye çalıştığı "bir zamanlarki sen"i. 

Bu iyidir aslında, unutmak kadar unutmamak da gerekir bazen. Ders almak için değil ama; ben ders almalara inanmam çünkü. Ders alabilseydik eğer, aynı hataları dönüp dönüp yapmadığımız bir yaşımız, versiyonumuz olurdu hayatın bir yerlerinde. 

En iyi ihtimalle, az biraz "evriliyoruz" işte. 

"Nereden geldiğini unutma" derler ya, "nereden geçtiğini" de unutmamak gerek bana göre. 

İstersen gene aynı hataları yap, bu sefer "hata" olmaz belki, "yanlış" dediğin, zaman tünelinde görecelidir çünkü.

Ama yine de hatırla nelerden geçtiğini - ki; zaman zaman düştüğün "kendini suçlama hali" seni kandıramasın. 

Bak o zamanlara, neler yaşadıklarına, göze aldıklarına..

İstersen dön gene aynı yollara, ya da aynı yolların çevresine çiçekler, fidanlar dik, "buralar eskiden dutluktu" dediklerin şimdi yemyeşil bahçeler olsun.. 



Her yer ışık dolsun, ışıl ışıl olsun yine.. Ya da dönme.. 

Ama hangisini seçersen seç, ne olur unutm
kendini..

Bitti dediğin..

Bu kadar naif miyiz gerçekten? Bu kadar düz?..

Hayat "CUT!!!" diye bağıran yönetmenin sesiyle birlikte bitip, öncekinden bağımsız hikayelerin yeniden başlayabildiği sayfalarla dolu mu sahiden de?

Hikayeleri, günleri, ayları birbirinden keskin bir şekilde ayıran setler, duvarlar  var mı sahiden? ya da milatlar?

"Bitti" deyince biter mi hikayeler sahiden?

Tarihe benden düşülecek bir not olsun o halde; "Siyah ya da beyaz olmak; işten bütün mesele bu!" 

Ve kendi payıma; "ben ne siyahım, ne beyaz" diyerek sıramı savıyorum.


1 yıl önce, bugünlerden bir yazı..


“Sahi, gözleri ne renkti?” diye sordu bana, “Bal rengi miydi?..”
Bunca zamandır hayatımın bir yerlerinde olmasına rağmen, bunu hiç konuşmamışız demek ki..
“Bal rengi gibi.. Ama güneş ışığı vurunca yeşil olurlar!”
“olmuyordur da, sana öyle görünüyorlardır” dedi..
“Hayır” dedim, “oluyor gerçekten.”
Gülümsedi.
Şefkatle, anlayışla gülümsedi.
“Benim uzun boylu, küçük kızım” dedi içinden, biliyorum..
İçinden senin geçtiğin cümlelerde şu an, bu şirkette çalışan, sorumluluk alan, havalı cümleler kuran, kurduğu cümlelerden daha havalı yürüyen o uzun boylu kız gidiyor.
İçinden senin geçtiğin cümlelerin dolaştığı yerde küçük bir kız çocuğu oturuyor..
Işık ışık bakıyor, senin gibi. Senin adından, ışığından yansıyan ışıklar dokunuyor gözlerine, ışık ışık bakıyor dünyaya böylece.
Gülümsüyor, umut ediyor.
Heyecanlanıyor, kalbi çarpıyor.
Her şeyden vazgeçiyor.
Aptal bir gülümseme yapışıveriyor dudaklarına.
Küçük bir kız gibi oturup senin resmine bakıyor, aynı şarkıyı sarıp sarıp dinliyor.
Seninle yürüdüğü yollara yolu her düştüğünde gözünün önünden bin tane film karesi geçiyor seninle ilgili. Her kare başka filme bağlanıyor, başka bir an’a, ya da başka bir hayale.
Sonra inanamıyor yaşadıklarına, o küçücük kalbiyle nerelerden geçip, nelerin üstesinden geldiğini, nelerle başa çıktığını - ve çıkamadığını düşünüyor.
Kayboluyor bütün o özgüvenli halleri. Korkuyor, ama umut ediyor – ki ikisi birbirinin kardeşidir aslında. Birinin olduğu yerde öteki olmazsa yarım kalır çünkü. Umut etmeyecek kadar uzakta olmasa o umut edilen, ona dokunamamaktan da korkmaz insan.
Gülümsüyor ama korkuyla, endişeli bir güvenle. Böylesi güvene güven denirse tabi.
Ama biliyor ki, senin de canın acıyor bir yerlerde. Çok iyi biliyor hem de.

Ve seni özlüyor.
Tıpkı senin onu özlediğin gibi.