29 Temmuz 2012 Pazar

Saflığa Dair..

Saflığın başladığı ve bittiği yer neresidir?

Saflık kime aittir? Kişiye mi, yaşananlara mı, hissedilenlere mi? Yoksa zamana mı?

Neye atfedilebilir, kime ait kılınabilir?..

Insan kendini en çok kendi "belgeleriyle" hatırlıyor.. Resimlerle, satırlarla..

Satırlar arasına saklanmış kendini gördüğünde, bazen kendine bile şaşırıyor insan, bir çift gözden, bir tel saçtan bile ne çok kelimeye, ne çok an'a uzandığına hayret ediyor.. Tek bir sözcüğün, bir bakışın bile içini nasıl titretebildiğine, bulutların üzerine çıkarabildiğine inanamıyor..

"Ne safmışım" diyor, "ne safça sevmişim".. "ne safça sevmiş beni.."

Nerdeydi saflık peki?.. Sevende mi, yoksa sevilende mi?.. Aşkta mı, acıda mı?.. Yoksa "zamanda" mı?..

Uzun zamandır bunu düşünüyorum.

Belki de asıl soru; saflığın nerede olduğu değil,
benim onu niçin arıyor olduğum..

2 Temmuz 2012 Pazartesi

İki Soru

Gözümün içine, en içine
o benimkilerden bile yeşil gözleriyle bakıp sordu;
"sen, benim sabahlarımın nasıl geçtiğini nerden biliyorsun?.."


Bilmiyordum, en ufak fikrim bile yoktu..
Bunu öyle bir anda sordu ki, cevap vermesi hepten olanaksızdı..


Karanlık gece, kalabalık sokak.. Kalabalığın tam ortasında, kimse yokmuşçasına sessizleştirilmiş bir anda..
İkinci "delip geçen" soruyu sordu...Yine aynı gözleriyle..
"Ya senin sabahların,
nasıl geçiyor?..."

28 Haziran 2012 Perşembe

"O An"


Son dakikada bir şeye karar veren biri değilim ben.. Yarın ne yapacağımı, nereye gideceğini bilmeyi sevenlerdenim.. Uygulayamasam da, uygulayamama anına kadar "programlı" davrandığımı düşünme hissi manasız bir güven verir bana. 

Uzun zamandan sonra - belki de hayatımda ilk defa;
Düşünmeden, programlamadan alıp başımı çıktım dışarı.
bu karardan 10 dakika öncesine kadar aklımın köşesinden bile geçmeyecek bir yere gitmek üzere.

Beni oraya götüren şeyin ne olduğunu bilmiyorum.
Tıpkı taksideyken orada neyle karşılaşacağımı bilmediğim gibi.

Gittiğimde, neyle karşılaşacağımı öğrendim, 
ama o an beni olduğum yerden kaldıran,bana "hadi git" diyenin ne olduğunu hala bulabilmiş değilim.

Tek bildiğim; 
Çok uzun zaman sonra ilk defa;

Nefes aldığımı hissettim..
Tertemiz, berrak, kirlenmemiş bir suda yüzdüğümü..Her şeyimle Kendim olduğumu.. 

Ve en önemlisi;
Hayatta "mucize" diye bir şeyin olduğunu hatırladım..

30 Nisan 2012 Pazartesi

Buralar eskiden dutluktu

Yazmak dediğin; nazlı olduğu kadar, tehlikeli bir aşık.

Öyle ki, geçmişin tüm sancılarını, sanrılarını belgeleyip, unuttun sandığın an saklandıkları o kilitli sandıklardan çıkarıp önüne koyuverir.

Birden hatırlarsın bir zamanlar nasıl bir "sen" olduğunu, kimdin, ya da kim olduğunu sandın..

Tehlikelidir, evet. Acımasızdır çünkü. pat diye yüzüne vuruverir beyninin ustalıkla yok etmeye çalıştığı "bir zamanlarki sen"i. 

Bu iyidir aslında, unutmak kadar unutmamak da gerekir bazen. Ders almak için değil ama; ben ders almalara inanmam çünkü. Ders alabilseydik eğer, aynı hataları dönüp dönüp yapmadığımız bir yaşımız, versiyonumuz olurdu hayatın bir yerlerinde. 

En iyi ihtimalle, az biraz "evriliyoruz" işte. 

"Nereden geldiğini unutma" derler ya, "nereden geçtiğini" de unutmamak gerek bana göre. 

İstersen gene aynı hataları yap, bu sefer "hata" olmaz belki, "yanlış" dediğin, zaman tünelinde görecelidir çünkü.

Ama yine de hatırla nelerden geçtiğini - ki; zaman zaman düştüğün "kendini suçlama hali" seni kandıramasın. 

Bak o zamanlara, neler yaşadıklarına, göze aldıklarına..

İstersen dön gene aynı yollara, ya da aynı yolların çevresine çiçekler, fidanlar dik, "buralar eskiden dutluktu" dediklerin şimdi yemyeşil bahçeler olsun.. 



Her yer ışık dolsun, ışıl ışıl olsun yine.. Ya da dönme.. 

Ama hangisini seçersen seç, ne olur unutm
kendini..

Bitti dediğin..

Bu kadar naif miyiz gerçekten? Bu kadar düz?..

Hayat "CUT!!!" diye bağıran yönetmenin sesiyle birlikte bitip, öncekinden bağımsız hikayelerin yeniden başlayabildiği sayfalarla dolu mu sahiden de?

Hikayeleri, günleri, ayları birbirinden keskin bir şekilde ayıran setler, duvarlar  var mı sahiden? ya da milatlar?

"Bitti" deyince biter mi hikayeler sahiden?

Tarihe benden düşülecek bir not olsun o halde; "Siyah ya da beyaz olmak; işten bütün mesele bu!" 

Ve kendi payıma; "ben ne siyahım, ne beyaz" diyerek sıramı savıyorum.


1 yıl önce, bugünlerden bir yazı..


“Sahi, gözleri ne renkti?” diye sordu bana, “Bal rengi miydi?..”
Bunca zamandır hayatımın bir yerlerinde olmasına rağmen, bunu hiç konuşmamışız demek ki..
“Bal rengi gibi.. Ama güneş ışığı vurunca yeşil olurlar!”
“olmuyordur da, sana öyle görünüyorlardır” dedi..
“Hayır” dedim, “oluyor gerçekten.”
Gülümsedi.
Şefkatle, anlayışla gülümsedi.
“Benim uzun boylu, küçük kızım” dedi içinden, biliyorum..
İçinden senin geçtiğin cümlelerde şu an, bu şirkette çalışan, sorumluluk alan, havalı cümleler kuran, kurduğu cümlelerden daha havalı yürüyen o uzun boylu kız gidiyor.
İçinden senin geçtiğin cümlelerin dolaştığı yerde küçük bir kız çocuğu oturuyor..
Işık ışık bakıyor, senin gibi. Senin adından, ışığından yansıyan ışıklar dokunuyor gözlerine, ışık ışık bakıyor dünyaya böylece.
Gülümsüyor, umut ediyor.
Heyecanlanıyor, kalbi çarpıyor.
Her şeyden vazgeçiyor.
Aptal bir gülümseme yapışıveriyor dudaklarına.
Küçük bir kız gibi oturup senin resmine bakıyor, aynı şarkıyı sarıp sarıp dinliyor.
Seninle yürüdüğü yollara yolu her düştüğünde gözünün önünden bin tane film karesi geçiyor seninle ilgili. Her kare başka filme bağlanıyor, başka bir an’a, ya da başka bir hayale.
Sonra inanamıyor yaşadıklarına, o küçücük kalbiyle nerelerden geçip, nelerin üstesinden geldiğini, nelerle başa çıktığını - ve çıkamadığını düşünüyor.
Kayboluyor bütün o özgüvenli halleri. Korkuyor, ama umut ediyor – ki ikisi birbirinin kardeşidir aslında. Birinin olduğu yerde öteki olmazsa yarım kalır çünkü. Umut etmeyecek kadar uzakta olmasa o umut edilen, ona dokunamamaktan da korkmaz insan.
Gülümsüyor ama korkuyla, endişeli bir güvenle. Böylesi güvene güven denirse tabi.
Ama biliyor ki, senin de canın acıyor bir yerlerde. Çok iyi biliyor hem de.

Ve seni özlüyor.
Tıpkı senin onu özlediğin gibi.

24 Mart 2012 Cumartesi

Taslaklar'da unutulmuş, eski bir yazı...

Ben çok küçükken, bana bir IQ testi yaptırmışlar, sonuç yüksek çıkmış. Kaç çıkmış bilmiyorum; zaten bana sorarsanız şu an ne çocukluğumdakinin yarısı, ne de ergenliğimdekinin 4’te 3’ü kadar bile zeki değilim. Giderek salaklaştığıma dair çok ciddi kanıtlarım var elimde zira.
IQ testi yüksek çıktığında, buna çok sevinen dayıma, annemin tepkisi; “Keşke böyle olmasaydı… Daha fazla fark edip, daha çok canı yanacak hayatta” olmuş.
Bu anıyı ilk öğrendiğim gün, bunun ne kadar doğru olduğunu anlayacak yaşlarda olduğum bi dönemdi. Ve tabi ne kadar acı bir tespit olduğunu da.
İşte bu yüzden olabildiğince kulaklarımı tıkıyorum hayata, haberlere, dünyaya. Alabildiğine sığ olmaya çalışıyorum. “Bilmek istemiyorum” hiçbir şeyi.
Yine işte bu yüzden insanlara selam vermiyorum biçok zaman. Beni çok yakından tanımayan insanlara sorsanız, son derece kibirli, egolu bi tip Ceren.
Oysa kim bilebilir ki delicesine korktuğumu her şeyden, herkesten. Ve ne kadar hazır olduğumu, “inanmaya”.
Bilir misiniz ben söylerim de bunu; “inanırım ben” derim insanlara. Bunu söyleyecek kadar salağım işte; diyorum ya zekam geriliyor diye.
Kendime methiye düzmek değil bu satırlarımın sebebi. Böyleyim, bu kadarım.
---
Öte yanda, farkındalık sahibi olmak kadar, farkındalık sahibi arkadaşlarının olması da fena mesela.

Bu satırları yazma sebebimse, artık alıştığım hayal kırıklıkları değil. Çok basit bir öğle tatilinde, sıradan bir kahve sohbetinin esnasında başımdan aşağı bir kova buz döken, canım arkadaşımın sözleri oldu:


“İnsanlar seni kırarken veya sana kötülük yaparken, zannederler ki tek yaptıkları senin canını yakmak. Oysa bilmezler ki, senin canını yakarken, kalbinin içinde tuttuğun, insanlara ve iyiliğe karşı olan inancını da yavaş yavaş öldürüyorlardır.”
Kırıklıklar geçiyor da, geçerken içimdeki o “bana bunları söyleme, inanırım..” deme saftorikliğini gösteren Ceren’i öldürüyorsunuz ya.


İşte en çok bu yakıyor canımı.