8 Ekim 2015 Perşembe

Belki


Belki unuturuz onu, tüm Kasım'dan kalma çiçekler gibi
Arasına koyarız şarkı yazdığımız kırık hayaller saklı defterin

Belki de saklarız onu, kalbimizde bir delik açar gibi
Belki denize ulaşır, içimizdeki nehirler bir gün..

Almak ve Vermek Üzerine

Uzun zamandır burada bir şey yazmadığımı, dün aynanın karşısında kafamdan onlarca cümleyi geçirirken kendimi yakaladığım anda fark ettim. 

"Aşkı ya yaşarsın, ya da yazarsın" derler; "aşk" sessizliği miydi bu aradan geçen süre, bilmiyorum.


Aşkın yaşanırken de yazıldığını, bir zamanlar yazdıklarımı sanki başka birisi yazmışçasına bir şaşkınlıkla okurken anladım. Neler dökülmüş kalbimin ucundan, kendime şaştım.


....
"Almak" dediğin, doyumsuz bir duygu; tıpkı yedikçe yiyen ve yediğini unutan balıklar gibi. 


Ucu her zaman açık, sonu gelmemeye çok müsait.. İnsanın en kolay alıştığı, en hızlı "hak olarak görmeye" başladığı; en sevdiği şey.


Öyle bir duygu ki, verenin zamanla uyuşturucusu haline gelen; verme anında tıpkı o kimyasallar gibi iyi hissettiren, ama zamanla gerçeklikten uzaklaştıran; küçük küçük tüketen..


Nasıl bağımlısı haline geldiğini bilemediğin bir duygu. 


Ama sanırım daha kötüsü, bu hikayede "Alan" değil "Veren" olmak..

Bir yerden sonra karşındaki seni duymamaya başlar; söylediklerin; çığlıkların filan onun kulağında ince bir çınlamadan fazlası olmaz. 

Bir bilgisayar oyunundaymışsın gibi hissettiğini bilmiyordur oysa. Yaşadığın her zorluğun arkasından yenisinin geldiğini, oyunda bitirdiğin her level'dan sonra daha zoruyla karşılaştığını. Ama bu sefer sıkıldığında kapatma düğmesine basamadığın bir oyunun içinde olduğunu anlamazlar.

"Oh" dediğin zamanların en fazla "günlerle", bilemedin "haftalarla" kısıtlı kaldığını

Güler yüzün standart hak olmuştur; huzur vermek görevin.. Huzur verdiğin için "ödüllendirirler" bazen seni; sana "koşulsuz" huzur verip veremediklerine bakmadan.

Oysa ki sevgileri "şarta bağlı"dır; bilirsin içten içe. 

Huzur verdiğin, yüzün güldüğü, dertlere göğüs gerdiğin sürece sevilmeyi ve "ödüllendirilmeyi" hak edersin. Varlıklarıyla "ödüllendirirler", bir de geleceğe dair tatlı taahhütlerle.

Halbuki sen daha ağır bir taahhüde giriyor olursun, eşkıyasına aşık olan bir mahkum gibi; o ödül kırıntılarından alabilmek için, sonsuz güzellik, bolca huzur ve mutlu gülen yüz sunmalısın karşındakine. 

İçinde seni acıtan ne kadar çok şey olursa olsun, hep "o şahane kadın" olma taahhüdü verirsin işte. 

Belki bıkmışsındır yıllarca başka başka şeylerle savaşıp tam rahat edecekken karşına çıkan yeni zorluklardan. O zorluklar belki senin sıkıntın olmasa da, hayat öyle  basit birşey değildir; o kadar kolay ayrışmaz dertler insanlardan ve yakınlıklardan. 

Onca şeyle savaştıktan sonra istediğin herşeyin sonsuz bollukts sunulduğu uçsuz bucaksız cennet bahçeleri değildir elbet.

Hepi topu "küçük olsun benim olsun"culardansındır işte; kolay mutlu olan.
Bu kadarcıktır beklediğin, sadece bu.

Ama almayı hak görenler, bir yerden sonra vermenin zerresini olduğunun bin katı büyüklüğünde görürler. 

Bunu yaratan da "veren"in ta kendisidir işte. 
Hayırsız bir evlat yetiştiren ama bi türlü ondan vazgeçemeyen bir anne gibi.

Mutsuzluk


Bir tarifi de "tutarsızlık" sözcüğüne tekabül eder.

Seni bi gün mutluluktan havalara atan ertesi gün tutmayı unutunca yere çakılıverirsin.

Kucaktaki oyuncaksındır işte.

Gel derler gelirsin, tutmazlar düşersin...


"Her gün sevgi gösterisi olmaz canım" derler, böyle bakınca güzel de bir mazerettir elbet.

Halbuki senin beklediğin "sevgi gösterisi" değildir, 

soğuk caddeden sıcak eve geldiğinde günün tatlı tatlı dedikodusunu yapabilmek, iki lafın belini kırabilmektir.. 

Kocaman bir sessizliğin yanına "ilişmek" değil..

Birden tokat gibi çarpar sonra, hiç anlamadığın bir cümle takip eder;

"Başka yerlerdeki kocaman eksiklikleri küçücük yerlerde doldurmaya çalışma" diye.

Kim bilir neler gizlemiştir içinde o cümle, ama karşındaki hiçbir zaman sana ne dediği açıkça belli olan bir cümle söyeyecek cesarette değildir..

Uyursun sonra. Unutmayı isteyerek uyursun. 


29 Temmuz 2012 Pazar

Saflığa Dair..

Saflığın başladığı ve bittiği yer neresidir?

Saflık kime aittir? Kişiye mi, yaşananlara mı, hissedilenlere mi? Yoksa zamana mı?

Neye atfedilebilir, kime ait kılınabilir?..

Insan kendini en çok kendi "belgeleriyle" hatırlıyor.. Resimlerle, satırlarla..

Satırlar arasına saklanmış kendini gördüğünde, bazen kendine bile şaşırıyor insan, bir çift gözden, bir tel saçtan bile ne çok kelimeye, ne çok an'a uzandığına hayret ediyor.. Tek bir sözcüğün, bir bakışın bile içini nasıl titretebildiğine, bulutların üzerine çıkarabildiğine inanamıyor..

"Ne safmışım" diyor, "ne safça sevmişim".. "ne safça sevmiş beni.."

Nerdeydi saflık peki?.. Sevende mi, yoksa sevilende mi?.. Aşkta mı, acıda mı?.. Yoksa "zamanda" mı?..

Uzun zamandır bunu düşünüyorum.

Belki de asıl soru; saflığın nerede olduğu değil,
benim onu niçin arıyor olduğum..

2 Temmuz 2012 Pazartesi

İki Soru

Gözümün içine, en içine
o benimkilerden bile yeşil gözleriyle bakıp sordu;
"sen, benim sabahlarımın nasıl geçtiğini nerden biliyorsun?.."


Bilmiyordum, en ufak fikrim bile yoktu..
Bunu öyle bir anda sordu ki, cevap vermesi hepten olanaksızdı..


Karanlık gece, kalabalık sokak.. Kalabalığın tam ortasında, kimse yokmuşçasına sessizleştirilmiş bir anda..
İkinci "delip geçen" soruyu sordu...Yine aynı gözleriyle..
"Ya senin sabahların,
nasıl geçiyor?..."

28 Haziran 2012 Perşembe

"O An"


Son dakikada bir şeye karar veren biri değilim ben.. Yarın ne yapacağımı, nereye gideceğini bilmeyi sevenlerdenim.. Uygulayamasam da, uygulayamama anına kadar "programlı" davrandığımı düşünme hissi manasız bir güven verir bana. 

Uzun zamandan sonra - belki de hayatımda ilk defa;
Düşünmeden, programlamadan alıp başımı çıktım dışarı.
bu karardan 10 dakika öncesine kadar aklımın köşesinden bile geçmeyecek bir yere gitmek üzere.

Beni oraya götüren şeyin ne olduğunu bilmiyorum.
Tıpkı taksideyken orada neyle karşılaşacağımı bilmediğim gibi.

Gittiğimde, neyle karşılaşacağımı öğrendim, 
ama o an beni olduğum yerden kaldıran,bana "hadi git" diyenin ne olduğunu hala bulabilmiş değilim.

Tek bildiğim; 
Çok uzun zaman sonra ilk defa;

Nefes aldığımı hissettim..
Tertemiz, berrak, kirlenmemiş bir suda yüzdüğümü..Her şeyimle Kendim olduğumu.. 

Ve en önemlisi;
Hayatta "mucize" diye bir şeyin olduğunu hatırladım..

30 Nisan 2012 Pazartesi

Buralar eskiden dutluktu

Yazmak dediğin; nazlı olduğu kadar, tehlikeli bir aşık.

Öyle ki, geçmişin tüm sancılarını, sanrılarını belgeleyip, unuttun sandığın an saklandıkları o kilitli sandıklardan çıkarıp önüne koyuverir.

Birden hatırlarsın bir zamanlar nasıl bir "sen" olduğunu, kimdin, ya da kim olduğunu sandın..

Tehlikelidir, evet. Acımasızdır çünkü. pat diye yüzüne vuruverir beyninin ustalıkla yok etmeye çalıştığı "bir zamanlarki sen"i. 

Bu iyidir aslında, unutmak kadar unutmamak da gerekir bazen. Ders almak için değil ama; ben ders almalara inanmam çünkü. Ders alabilseydik eğer, aynı hataları dönüp dönüp yapmadığımız bir yaşımız, versiyonumuz olurdu hayatın bir yerlerinde. 

En iyi ihtimalle, az biraz "evriliyoruz" işte. 

"Nereden geldiğini unutma" derler ya, "nereden geçtiğini" de unutmamak gerek bana göre. 

İstersen gene aynı hataları yap, bu sefer "hata" olmaz belki, "yanlış" dediğin, zaman tünelinde görecelidir çünkü.

Ama yine de hatırla nelerden geçtiğini - ki; zaman zaman düştüğün "kendini suçlama hali" seni kandıramasın. 

Bak o zamanlara, neler yaşadıklarına, göze aldıklarına..

İstersen dön gene aynı yollara, ya da aynı yolların çevresine çiçekler, fidanlar dik, "buralar eskiden dutluktu" dediklerin şimdi yemyeşil bahçeler olsun.. 



Her yer ışık dolsun, ışıl ışıl olsun yine.. Ya da dönme.. 

Ama hangisini seçersen seç, ne olur unutm
kendini..

Bitti dediğin..

Bu kadar naif miyiz gerçekten? Bu kadar düz?..

Hayat "CUT!!!" diye bağıran yönetmenin sesiyle birlikte bitip, öncekinden bağımsız hikayelerin yeniden başlayabildiği sayfalarla dolu mu sahiden de?

Hikayeleri, günleri, ayları birbirinden keskin bir şekilde ayıran setler, duvarlar  var mı sahiden? ya da milatlar?

"Bitti" deyince biter mi hikayeler sahiden?

Tarihe benden düşülecek bir not olsun o halde; "Siyah ya da beyaz olmak; işten bütün mesele bu!" 

Ve kendi payıma; "ben ne siyahım, ne beyaz" diyerek sıramı savıyorum.


1 yıl önce, bugünlerden bir yazı..


“Sahi, gözleri ne renkti?” diye sordu bana, “Bal rengi miydi?..”
Bunca zamandır hayatımın bir yerlerinde olmasına rağmen, bunu hiç konuşmamışız demek ki..
“Bal rengi gibi.. Ama güneş ışığı vurunca yeşil olurlar!”
“olmuyordur da, sana öyle görünüyorlardır” dedi..
“Hayır” dedim, “oluyor gerçekten.”
Gülümsedi.
Şefkatle, anlayışla gülümsedi.
“Benim uzun boylu, küçük kızım” dedi içinden, biliyorum..
İçinden senin geçtiğin cümlelerde şu an, bu şirkette çalışan, sorumluluk alan, havalı cümleler kuran, kurduğu cümlelerden daha havalı yürüyen o uzun boylu kız gidiyor.
İçinden senin geçtiğin cümlelerin dolaştığı yerde küçük bir kız çocuğu oturuyor..
Işık ışık bakıyor, senin gibi. Senin adından, ışığından yansıyan ışıklar dokunuyor gözlerine, ışık ışık bakıyor dünyaya böylece.
Gülümsüyor, umut ediyor.
Heyecanlanıyor, kalbi çarpıyor.
Her şeyden vazgeçiyor.
Aptal bir gülümseme yapışıveriyor dudaklarına.
Küçük bir kız gibi oturup senin resmine bakıyor, aynı şarkıyı sarıp sarıp dinliyor.
Seninle yürüdüğü yollara yolu her düştüğünde gözünün önünden bin tane film karesi geçiyor seninle ilgili. Her kare başka filme bağlanıyor, başka bir an’a, ya da başka bir hayale.
Sonra inanamıyor yaşadıklarına, o küçücük kalbiyle nerelerden geçip, nelerin üstesinden geldiğini, nelerle başa çıktığını - ve çıkamadığını düşünüyor.
Kayboluyor bütün o özgüvenli halleri. Korkuyor, ama umut ediyor – ki ikisi birbirinin kardeşidir aslında. Birinin olduğu yerde öteki olmazsa yarım kalır çünkü. Umut etmeyecek kadar uzakta olmasa o umut edilen, ona dokunamamaktan da korkmaz insan.
Gülümsüyor ama korkuyla, endişeli bir güvenle. Böylesi güvene güven denirse tabi.
Ama biliyor ki, senin de canın acıyor bir yerlerde. Çok iyi biliyor hem de.

Ve seni özlüyor.
Tıpkı senin onu özlediğin gibi.

24 Mart 2012 Cumartesi

Taslaklar'da unutulmuş, eski bir yazı...

Ben çok küçükken, bana bir IQ testi yaptırmışlar, sonuç yüksek çıkmış. Kaç çıkmış bilmiyorum; zaten bana sorarsanız şu an ne çocukluğumdakinin yarısı, ne de ergenliğimdekinin 4’te 3’ü kadar bile zeki değilim. Giderek salaklaştığıma dair çok ciddi kanıtlarım var elimde zira.
IQ testi yüksek çıktığında, buna çok sevinen dayıma, annemin tepkisi; “Keşke böyle olmasaydı… Daha fazla fark edip, daha çok canı yanacak hayatta” olmuş.
Bu anıyı ilk öğrendiğim gün, bunun ne kadar doğru olduğunu anlayacak yaşlarda olduğum bi dönemdi. Ve tabi ne kadar acı bir tespit olduğunu da.
İşte bu yüzden olabildiğince kulaklarımı tıkıyorum hayata, haberlere, dünyaya. Alabildiğine sığ olmaya çalışıyorum. “Bilmek istemiyorum” hiçbir şeyi.
Yine işte bu yüzden insanlara selam vermiyorum biçok zaman. Beni çok yakından tanımayan insanlara sorsanız, son derece kibirli, egolu bi tip Ceren.
Oysa kim bilebilir ki delicesine korktuğumu her şeyden, herkesten. Ve ne kadar hazır olduğumu, “inanmaya”.
Bilir misiniz ben söylerim de bunu; “inanırım ben” derim insanlara. Bunu söyleyecek kadar salağım işte; diyorum ya zekam geriliyor diye.
Kendime methiye düzmek değil bu satırlarımın sebebi. Böyleyim, bu kadarım.
---
Öte yanda, farkındalık sahibi olmak kadar, farkındalık sahibi arkadaşlarının olması da fena mesela.

Bu satırları yazma sebebimse, artık alıştığım hayal kırıklıkları değil. Çok basit bir öğle tatilinde, sıradan bir kahve sohbetinin esnasında başımdan aşağı bir kova buz döken, canım arkadaşımın sözleri oldu:


“İnsanlar seni kırarken veya sana kötülük yaparken, zannederler ki tek yaptıkları senin canını yakmak. Oysa bilmezler ki, senin canını yakarken, kalbinin içinde tuttuğun, insanlara ve iyiliğe karşı olan inancını da yavaş yavaş öldürüyorlardır.”
Kırıklıklar geçiyor da, geçerken içimdeki o “bana bunları söyleme, inanırım..” deme saftorikliğini gösteren Ceren’i öldürüyorsunuz ya.


İşte en çok bu yakıyor canımı.

12 Ağustos 2011 Cuma

Kimim Ben?

Basit biri değilim..
Gözlerimi kanatırcasına ağladığım gecelerim var.
Ve kahkahalara sarılmış anılarım!
Herkes kadar dertli,bazılarından fakir, çoğundan zenginim..

Taşıdığım hayallerim, söylenecek şarkılarım, paylaşılacak dostluklarım var.

Bilmeyene sevmeyi öğretecek kadar büyük bir kalbim,
Gidene beddua edemeyen bir dilim var..
Yüreğimi korkak büyütmedim..
Kaybettiklerim; dağıttığım servetimdir..
Can YÜCEL

15 Haziran 2011 Çarşamba

"Kafabinbeşyüz" Vol.4


-- Challenge'ı seviyorum. Türkçesi meydan okuma diye çevrilmiş ama tam karşılamıyo sanki.

Challenge seven insanları da seviyorum. Kendilerini de karşısındakileri de güçlü kılıyorlar, tetikte kılıyorlar.
Ama meseleyi ego savaşına döndüreni sevmiyorum.
Egonun çok yoğun kıvamlı olduğu bünyelerde akıl geriliyor çünkü, yersiz sebepsiz tripler zeki adımların yerini alıp, manasız egosantrik hareketlere dönüşüyor.
Akıl düelloları zevklidir, çekicidir. Karşı tarafın amacını bilirsin; tıpkı satranç oynar gibi, ama ne yapacağını kestirememek, hamlenin nerden geleceğini merak etmek iyidir. Canlı tutar insanı.
Ama egosunu yanına alıp aklını yedek kulübesinde bütün sezon oynatmadan tutan adamla yapılacak maçtan hayır gelmez hacı. Oyun illa ki bi yerlerde çirkefleşir, fazla yüksek egolu muhteremler, kifayetsiz muhterislere dönüşür çünkü.
Velhasıl kelam, fazla egolu olan adam egosu hacminde zeki olmaz onu diyim de ben, akılda tut lazım olur bi gün.

-- Ceren T. : Bir ofis polisiyesi. Çekmecenin içinden çıkan külah şeklindeki parti şapkasının esrarı.
Çok acaip bi hayatım var benim.


-- Herkes pek bi bikbikleniyo ya: Hiçbişey göründüğü gibi değildir diye. He işte doğru, hakkaten de değildir.  Şimdi bu lafın iki ucu var, benim kafama takılansa 1 tanesi. Biliyo musun bebişim bu neden iyidir? Çünkü herkesin hayatı gerçekten anlattığı kadar şahane, herkesin ilişkisi gösterdiği gibi tutku dolu, herkesin işi olağanüstü doyurucu olsaydı, sen kendi hayatına çok kıl olurdun. Şimdi dur, düşün bi bakalım o özendiğin hayatlar hakkaten o kadar da özenilesi mi, yoksa arkadaşlarınla yaptığın bi rakı – balık keyfinin, sonrasında yüzünde şapşal bi sırıtmayla daldığın her uykunun, sabah güneşle birlikte uyanıp spora giderek kendine karşı bi kere daha zafer kazanmanın zenginliği o bayıldıklarının kaçında var? He şimdi otur bi de böyle bak hayatına.

-- Beni kategorize etmeyin. Kendinizi de etmeyin. Her seçim bi vazgeçişse eğer dedikleri gibi, 1 tane rengi seçince 6 rengi kaybediyor insan. Gere(n)k yok. Her şeyi ye, her şeyi iç, her müziği dene. (Ama yine de kendin için bi iyilik yap ve en çok Nutella ye, bişi kaybetmezsin.)

-- Şu hayatta bazı meslekler var. Mesela “sevimli hayvanlar, şirin bebekler, Mevlana’dan özlü sözler gönderen beyaz yakalı kadın” mesleği diye bişey var. Allah muhafaza.

-- Bi de bazı insan modelleri var. Muhtelif yerlere, mesela blog’una tibitır’ına, ofisteki bilgisayar ekranının etrafındaki post-it’lere, yani ona buna bişiler gösterebileceği yerlere; hayatla ilgili, insan olmakla ilgili “önemli olan …. değil ….. dır” şablonunda yazılar yazanlar, alıntı yapanlar. (O bıraktığım boşluğu istediğin gibi doldur, al sana nurtopu gibi aforizma.) Ha işte ne diyodum. O insanlar nasıl biliyo musun? Genelde o söylediklerinin hiçbirini yapmazlar. Hayata dair ayrıntıları fark etmiş gibi yapıp, ayrıcalıklı, farkındalık sahibi bi ruh olduklarını ona buna göstermeyi severler, ama çoğunlukla hayata dair inceliklerin hiçbirinin içinden geçemeyecek kadar kalın ruh sahibi olurlar genelde.

-- Net olmak mühim şu hayatta. Net. Bak çok iyi düşün bu dediğimi hacı. Sorucam sonra.

Evet son temennim net olmakla ilgili. Herkese netlik diliyorum önümüzdeki tüm zamanlar için.
Öptüm münasip yerlerinizden.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Fotografik meseleler. Ya da değil bilemedim şimdi.

Bi fotoğraf var karşımda. İki kişiye dair bi fotoğraf.
Üzerinde iki isim var. Bir de tarih.
Tarihler önemli benim için; her tarih bir dönemi anımsatır çünkü insana. “o zamanlar şununla uğraşıyordum, onu düşünüyordum, buna aşıktım..” gibi çağrışımları ve başrol kahramanları vardır her tarihin bende.
Ve her tarih aslında bir tahayyül ile bir taahhüt içerir insanın kendine verdiği.
Her tahayyül, içten içe bir taahhüt; özünde.
“bir sene sonra bugün, şurada olacağım.”
“onunla olacağım”.
“artık onsuz olacağım”.
Tarihlerin benim için önemli olmasının bir sebebi de, bir devrin, bir dönemin imleci oldukları kadar, sonrası için taahhütlerle doldurulacak boş satırlar bırakmaları.
Şimdi o resme bakıyorum.
O resimden öncesi ve sonrası, nice tarih için, nice tahayyüllerle doldu. O resmin kahramanları hiçbir şeyi taahhüt edemedi, ama gözlerinin çokça tahayyül içerdiği muhakkak.
Aslında, fotoğraf denen şeyin en aldatıcı yanı nedir bilir misin? Fotoğraf dediğin bir “an”dır sadece. Evet, her yerde söyleyip dururlar; “hayat anların toplamı” falan filan diye. Ama o fotoğraflardaki “an”lar aslında koskocaman bir fotoğrafın içindeki küçücük bir fotoğraf sadece. Flaş patladıktan sonra, gülmekten kırışan gözler normal bakmaya başladıktan, ya da gece bittikten sonra, o “an”ın büyüsüne dair her şey hayatın o kocaman dalgaları arasında kaybolduktan sonra, O “an” yoktur artık, o resimdeki 2 saniyelik gülüş, yerini binlerce çelişkiye, binlerce “acaba?” ya, yüz binlerce “neden?” e bırakmıştır.
Oysa ki ne kadar da gerçekti resimdeki o gülüş değil mi.
Ve ne kadar mutlu bir geceydi o.
Ne çok hayal, ne çok kırışan göz, ne çok ışık, ne çok rüzgar vardı.
Ve ne kadar mutlu bir geceydi o.
İşte, hayatın filmdekilerden daha kötü olan tarafı nedir bilir misiniz?
Eğer hayat aynı bir film gibi kurgulanabilseydi, insan hayatının son sahnesi o fotoğraf  olurdu. Bir hikaye orda, o biricik anda biterdi; ve kararan siyah fonun üzerinde “SON” yazardı; ki bu son derece mutlu bir son olurdu.
İşte bu yüzden filmlere özeniriz biz, filmler olur tüm hayallerimizin ilham perisi.
Ama hayat dediğin koskocaman bir ihtimaller denizi işte; bir türlü bitmeyen, sonu gelmeyen.
Sen ölümü “son” sanırsın, oysa ki senin olduğun yerde ölüm yoktur, ölümün olduğu yerde de sen.
İşte bu yüzden sadece hayat vardır; donduramadığın, durduramadığın o “an”ları acımasızca yutan bir hayat.
Ama hayat denen bu şeyin tek tesellisi – ve belki tek büyüsü - de, o koca ihtimaller denizinden şansına yepyeni bir mutluluk “an”ını ne zaman çekip avcunun içine bırakacağını asla bilemeyecek oluşundur; ve o yepyeni mutluluk “an”ı öyle büyülü bir şeydir ki, önceki tüm mutlulukları yok saydırır sana, “daha önce hiç böyle mutlu olmamıştım” dedirtir, geçmişin tüm hazlarını küstah ve bir o kadar da zevk dolu bir nankörlükle unutturur. İlk ve sondur sanki, ezeli ve ebedidir.
Hep yeniden başlatır, ta en başından. Hep yeniden tanımlatır sözcüklerin anlamlarını. Hep sıfırlar bütün fabrika ayarlarını.
İşte bu yüzden çekicidir, bu yüzden güzeldir hayat;
Tıpkı aşkını da, acısını da sana ne zaman yaşatacağını asla bilemeyeceğin, ama yine de bunu deliler gibi arzuladığın, ne yapacağı asla kestirilemeyen şuh bir kadın gibi.

28 Nisan 2011 Perşembe

"Kafabinbeşyüz" Vol. 3

- "Türk İngilizcesi" diye birşey var, bu çok açık.


- O diil de, bu yurdum dizilerinde yabancı kızların bizim tipsiz oğlanlarla tanışır tanışmaz aşık olması ve o tipsiz oğlanın kız arkadaşını deli etmesi olayı nedir? Yok arkadaşım "amaaaan sıkılmıştır onlar hep sarışın uzun boylu renkli gözlü adamlardan,  bizim esmer erkekler değişik geliyodur tabi" demesin kimse. Esmer dediysek yollar Kenan İmirzalıoğullarıyla dolup taşmıyo şekerim, bunu ikimiz de biliyoruz.


- Haa bak bu nerden geldi aklıma. Yeğenimi görmeye gittim geçen gün, annesi "Fatmagül'ün Suçu Ne" yi izliyordu. Orda gördüm. Yabancı kız alenen yazıyodu bizim esas oğlana. O arada iki buçuk yaşındaki yeğenim "halaaa Fatmagül'ün suçu neee?" diye sordu. Ciddiyim. Ben de " gece gece yalniz basina sokaga cikmak Ceylin'cim" dedim. Böyle şeyleri küçük yaşta öğrenmekte fayda var, bilinçaltı dediğin 0-6 yaş arasında şekilleniyo sonuçta.


- Geçen gün oyuncakçıya gidip bayaa koca kafalı bi tweety'e on dakika boyunca yanak yanağa sarılarak mağazada dolaştım. Marifetmiş gibi bi de arkadaşıma gösterdim "baaaağğğkk çok güzel diiil miiiğğğ??" diye. Ama çok yumuşaktı naaapiim. Tamam bazen kendimden korkuyorum.


- Beni bir kavanoz Nutella'dan daha mutlu edecek bir şey varsa, o da o kavanozu bitirip de bir gram bile almayacağım bir metabolizmaya sahip olmaktır. Böyle de naif beklentilerim var hayattan.


- Biri şu Nisan'a Şubat taklidi yapmayı bırakmasını söylesin lütfen.


Öperim en güzel yerlerinizden.

Şekerim herşeyy yapay, herşey ilaçlı!!




Doğal beslenmek gibisi yok azizim.