28 Nisan 2011 Perşembe

"Kafabinbeşyüz" Vol. 3

- "Türk İngilizcesi" diye birşey var, bu çok açık.


- O diil de, bu yurdum dizilerinde yabancı kızların bizim tipsiz oğlanlarla tanışır tanışmaz aşık olması ve o tipsiz oğlanın kız arkadaşını deli etmesi olayı nedir? Yok arkadaşım "amaaaan sıkılmıştır onlar hep sarışın uzun boylu renkli gözlü adamlardan,  bizim esmer erkekler değişik geliyodur tabi" demesin kimse. Esmer dediysek yollar Kenan İmirzalıoğullarıyla dolup taşmıyo şekerim, bunu ikimiz de biliyoruz.


- Haa bak bu nerden geldi aklıma. Yeğenimi görmeye gittim geçen gün, annesi "Fatmagül'ün Suçu Ne" yi izliyordu. Orda gördüm. Yabancı kız alenen yazıyodu bizim esas oğlana. O arada iki buçuk yaşındaki yeğenim "halaaa Fatmagül'ün suçu neee?" diye sordu. Ciddiyim. Ben de " gece gece yalniz basina sokaga cikmak Ceylin'cim" dedim. Böyle şeyleri küçük yaşta öğrenmekte fayda var, bilinçaltı dediğin 0-6 yaş arasında şekilleniyo sonuçta.


- Geçen gün oyuncakçıya gidip bayaa koca kafalı bi tweety'e on dakika boyunca yanak yanağa sarılarak mağazada dolaştım. Marifetmiş gibi bi de arkadaşıma gösterdim "baaaağğğkk çok güzel diiil miiiğğğ??" diye. Ama çok yumuşaktı naaapiim. Tamam bazen kendimden korkuyorum.


- Beni bir kavanoz Nutella'dan daha mutlu edecek bir şey varsa, o da o kavanozu bitirip de bir gram bile almayacağım bir metabolizmaya sahip olmaktır. Böyle de naif beklentilerim var hayattan.


- Biri şu Nisan'a Şubat taklidi yapmayı bırakmasını söylesin lütfen.


Öperim en güzel yerlerinizden.

Şekerim herşeyy yapay, herşey ilaçlı!!




Doğal beslenmek gibisi yok azizim.

7 Nisan 2011 Perşembe

Mutluluk Dediğim..


Bi Fransız filmi, insanın içini ısıtacak cinsinden.
Bir şişe rosé şarap.
Bir adet tekne ve sonsuz bir mavilik.
Bir adet güneş, gözlerini kırıştıracak..
Bir adet mehtap, ışığından ışık yansıtacak..
Bir adet rüzgar, saçlarımı uçuşturacak..

Bir şişe daha rosé şarap.
İki kadeh.
Bir de sen.

Hangi gün?..

İki buçuk yaşındaki yeğenime sunduğum vaatler genelde şu minvalde oluyo:


-“ Yemeğini yersen sana çikolata alırım”
-“Yemeğini yersen seni İstinye Park’a götürürüm” (evet, İstinye Park ve Akmerkez’i gerçekten biliyo , ayırt ediyo. Evet küçük bi tiki yetiştiriyorum.)
- “Yemeğini yersen sana Bugs Bunny alırım”

Benim hayatımda da istediğim her şey yemek yemem karşılığında verilseydi çok şahane olurdu yahu.
--
O diil de, küçükken uslu çocuk olmak; istediklerini elde etmek, sevilmek, ya da ödüllendirilmek için yetiyodu di mi.



Büyüyünce de uslu olmayarak elde ediyosun bunların hepsini.

Bu değişim tam olarak hangi noktada gerçekleşiyo bi söylesenize bana?



Tam olarak hangi gün; arsız, hadsiz ve kötü olmamız gerekli olmaya başladı istediklerimizi elde etmek için. Bi söylesenize sahiden


O günden gerisine gidicem çünkü.

6 Nisan 2011 Çarşamba

İstanbul'un burcu neydi ya sahiden?

Ben şu an bildiğin üşüyorum.
Gökyüzü antipatik Maraş dondurmacıları gibi bir iki damla yağmur atıştırıp sonra küt diye duruyor.
Gri bulutlar da her daim Demokles'in kılıcı gibi tepemde, "akıllı ol bak gönderiyorum şimdi şimşekle fırtınayı haa" der gibi bakıyo bana.

Ama ağaçları filan bildiğin çiçek basmış. Arada kuş filan da ötüyo.
  

Biri bizimle fena halde dalga geçiyo hocam.

Bir Istanbul'lunun halleri / Nisan 2011

"Kafabinbeşyüz" Vol. 1

-- Yazma anı dediğin nazlı bir aşık, geldiğinde istediği ilgiyi göstermezsen hemen kaçıp gidiveren.


-- “kimse hakikatten daha hızlı koşamaz”.. bi de “hakikat” kelimesiyle deyince daha etkili oluyo yahu. “Durduk yere adamın beynine tekme atan replikler Vol.1”.


-- Bu arada bazı adamları takım elbise bile bişeye benzetmeye yetmiyo. Bugün bunu gördüm.
-- Ben mühendisim ama beceremediğim çok şey var. Mesela çekirdek çitleyemiyorum. Hiç çitleyemedim. Hayatım bu ve benzeri acılarla dolu.
-- Bu mühendis olma hali de aile içinde acaip bi referans noktası oluyo sana. Bize fakültede kainatın sırrı verilmiş gibi bakıyolar bana evde bazen. Hissediyorum.
-- Bir zeytinyağlı tabağını ancak kız arkadaşımla paylaşarak bitirebileceğim gün, dünya daha güzel bi yer olacak.
-- Hani eskiden hani çocuklar Hugo’ya katılıp telefonu tuşlayarak  oyun oynuyodu ya. O günler çok naif günlermiş yahu. Düşün ki bir çocuğun dijital ortamda oyun oynama olayı telefon tuşları kadar. Çok naif hakkaten. Tamam Amiga 500’lerde oyun oynadığımız zamanlar da oldu ama, hani bir televizyon kanalının böyle bir oyuna yayın akışında yer vermesi bile zamanın naifliğini anlatıyo bence. Şimdi yapiiim desen gülerler adama. Bu aynı bizim bi zamanlar yuvarlak çevirmeli telefonlardan bi yerleri arıyor oluşumuz gibi bişi. Ya da gidip Hakan Peker kasedi satın almak gibi. Ha ben hiç almadım bu arada. Valla almadım.
O diil de biri şu havalara el atsın yahu.
Öptüm.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Aşkta ve Savaşta?

Her yol mübah mı sahiden?


bilmem.. bazen düşünüyorum;


Tek bi kere yaşadığım bi hayatım var benim, tek şans; one shot. Ötesi ve berisi yok. Başka şansların da verildiğine dair metafiziksel bi inancım var ki o başka bi promil seviyesinin konusu ama, o diğer şansta da bu kafa olmicak yahu. Mesela bu sarı saçlarım filan olmicak ki maazallah o çok fena bişi işte. Belki nutella bile sevmiyo olurum o hayatta düşünsene. Ya da nutella sevemicek bi formda olurum, iguana filan eyvah eyvah. Ama bak iguana olursam hep sarı kalırım hiç renk değiştirmem. Doğa bana ayak uydursun hahhaaayyyt.
Yok yok. Mübahtır ben ona inanıyorum. Çünkü ne aşk, ne de savaş normal bi kafa değil. Birini ya da bişeyi çok istemek, ama dibine kadar istemek, her şeyden herkesten- hatta hayattan vazgeçecek kadar istemek mertebesine gelmek kolay şey değil. Ayık kafayla olmaz o işler. Bu yüzden büyük komutanların hayatlarını okuyoruz, ya da büyük aşk tragedyalarını- sonra da “vay be ne manyakmış” diyoruz her hikayenin sonunda.
Hayran oluyoruz o adamlara ya da o aşklara.
En çok da kendi  göze alamadıklarımızı yapanlara hayran oluyoruz şu hayatta.
Sonra bir dize beliriveriyor kafamızda;


“gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız, göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır.”
Uzak görünen bir sürü şey yakın da olabilir aslında; mesafe dediğin, o şey için kafayı ne kadar "kırdırabildiğine" bakar sadece.
Sonra gözümüzü acıtacağına, “her yolu” göze almak ve o gözleri acıyla yakmamak iyi bişey bence.
İşte bu yüzden mübahtır aşkta ve savaşta her şey; çünkü bir şeyi dibine kadar, tutkuyla istediğinde gözlerin acır; saç diplerin acır. Saç diplerine kadar istersin- eğer gerçekten istiyorsan.
İşte o kafadaki adamın kaygısı olmaz “hımm acaba bu mübah mı?” diye. Sormaz/düşünmez bile.
İşte o yüzden, bunu diyen adamı eleştirmeyin. Takdir edin. Okşayın. Yanağını filan sıkın, çikolata ikram edin ya da ne bileyim. O insan güzel insan çünkü.
O insan ki, ya bir şeyi dibine kadar istemiş, ve “acaba bu mübah mı” diye bırak sormayı, aklından bile geçirmemiş,
ya da bir şeyi sadece istemiş ve sonra o istediğinden utanıp hijyenik koltuğunda oturmuş “aşkta ve savaşta her yol mübahtır diyen bencilin önde gidenidir” diyerek Hıncal Uluçluk etmiştir.
---
Ben hangisiyim? Bilmiyorum. 


Tek bildiğim, gözlerimi göze alamadığım yakınlıkların acıtmasına izin verecek kadar korkak olmadığımdır.