15 Haziran 2011 Çarşamba

"Kafabinbeşyüz" Vol.4


-- Challenge'ı seviyorum. Türkçesi meydan okuma diye çevrilmiş ama tam karşılamıyo sanki.

Challenge seven insanları da seviyorum. Kendilerini de karşısındakileri de güçlü kılıyorlar, tetikte kılıyorlar.
Ama meseleyi ego savaşına döndüreni sevmiyorum.
Egonun çok yoğun kıvamlı olduğu bünyelerde akıl geriliyor çünkü, yersiz sebepsiz tripler zeki adımların yerini alıp, manasız egosantrik hareketlere dönüşüyor.
Akıl düelloları zevklidir, çekicidir. Karşı tarafın amacını bilirsin; tıpkı satranç oynar gibi, ama ne yapacağını kestirememek, hamlenin nerden geleceğini merak etmek iyidir. Canlı tutar insanı.
Ama egosunu yanına alıp aklını yedek kulübesinde bütün sezon oynatmadan tutan adamla yapılacak maçtan hayır gelmez hacı. Oyun illa ki bi yerlerde çirkefleşir, fazla yüksek egolu muhteremler, kifayetsiz muhterislere dönüşür çünkü.
Velhasıl kelam, fazla egolu olan adam egosu hacminde zeki olmaz onu diyim de ben, akılda tut lazım olur bi gün.

-- Ceren T. : Bir ofis polisiyesi. Çekmecenin içinden çıkan külah şeklindeki parti şapkasının esrarı.
Çok acaip bi hayatım var benim.


-- Herkes pek bi bikbikleniyo ya: Hiçbişey göründüğü gibi değildir diye. He işte doğru, hakkaten de değildir.  Şimdi bu lafın iki ucu var, benim kafama takılansa 1 tanesi. Biliyo musun bebişim bu neden iyidir? Çünkü herkesin hayatı gerçekten anlattığı kadar şahane, herkesin ilişkisi gösterdiği gibi tutku dolu, herkesin işi olağanüstü doyurucu olsaydı, sen kendi hayatına çok kıl olurdun. Şimdi dur, düşün bi bakalım o özendiğin hayatlar hakkaten o kadar da özenilesi mi, yoksa arkadaşlarınla yaptığın bi rakı – balık keyfinin, sonrasında yüzünde şapşal bi sırıtmayla daldığın her uykunun, sabah güneşle birlikte uyanıp spora giderek kendine karşı bi kere daha zafer kazanmanın zenginliği o bayıldıklarının kaçında var? He şimdi otur bi de böyle bak hayatına.

-- Beni kategorize etmeyin. Kendinizi de etmeyin. Her seçim bi vazgeçişse eğer dedikleri gibi, 1 tane rengi seçince 6 rengi kaybediyor insan. Gere(n)k yok. Her şeyi ye, her şeyi iç, her müziği dene. (Ama yine de kendin için bi iyilik yap ve en çok Nutella ye, bişi kaybetmezsin.)

-- Şu hayatta bazı meslekler var. Mesela “sevimli hayvanlar, şirin bebekler, Mevlana’dan özlü sözler gönderen beyaz yakalı kadın” mesleği diye bişey var. Allah muhafaza.

-- Bi de bazı insan modelleri var. Muhtelif yerlere, mesela blog’una tibitır’ına, ofisteki bilgisayar ekranının etrafındaki post-it’lere, yani ona buna bişiler gösterebileceği yerlere; hayatla ilgili, insan olmakla ilgili “önemli olan …. değil ….. dır” şablonunda yazılar yazanlar, alıntı yapanlar. (O bıraktığım boşluğu istediğin gibi doldur, al sana nurtopu gibi aforizma.) Ha işte ne diyodum. O insanlar nasıl biliyo musun? Genelde o söylediklerinin hiçbirini yapmazlar. Hayata dair ayrıntıları fark etmiş gibi yapıp, ayrıcalıklı, farkındalık sahibi bi ruh olduklarını ona buna göstermeyi severler, ama çoğunlukla hayata dair inceliklerin hiçbirinin içinden geçemeyecek kadar kalın ruh sahibi olurlar genelde.

-- Net olmak mühim şu hayatta. Net. Bak çok iyi düşün bu dediğimi hacı. Sorucam sonra.

Evet son temennim net olmakla ilgili. Herkese netlik diliyorum önümüzdeki tüm zamanlar için.
Öptüm münasip yerlerinizden.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Fotografik meseleler. Ya da değil bilemedim şimdi.

Bi fotoğraf var karşımda. İki kişiye dair bi fotoğraf.
Üzerinde iki isim var. Bir de tarih.
Tarihler önemli benim için; her tarih bir dönemi anımsatır çünkü insana. “o zamanlar şununla uğraşıyordum, onu düşünüyordum, buna aşıktım..” gibi çağrışımları ve başrol kahramanları vardır her tarihin bende.
Ve her tarih aslında bir tahayyül ile bir taahhüt içerir insanın kendine verdiği.
Her tahayyül, içten içe bir taahhüt; özünde.
“bir sene sonra bugün, şurada olacağım.”
“onunla olacağım”.
“artık onsuz olacağım”.
Tarihlerin benim için önemli olmasının bir sebebi de, bir devrin, bir dönemin imleci oldukları kadar, sonrası için taahhütlerle doldurulacak boş satırlar bırakmaları.
Şimdi o resme bakıyorum.
O resimden öncesi ve sonrası, nice tarih için, nice tahayyüllerle doldu. O resmin kahramanları hiçbir şeyi taahhüt edemedi, ama gözlerinin çokça tahayyül içerdiği muhakkak.
Aslında, fotoğraf denen şeyin en aldatıcı yanı nedir bilir misin? Fotoğraf dediğin bir “an”dır sadece. Evet, her yerde söyleyip dururlar; “hayat anların toplamı” falan filan diye. Ama o fotoğraflardaki “an”lar aslında koskocaman bir fotoğrafın içindeki küçücük bir fotoğraf sadece. Flaş patladıktan sonra, gülmekten kırışan gözler normal bakmaya başladıktan, ya da gece bittikten sonra, o “an”ın büyüsüne dair her şey hayatın o kocaman dalgaları arasında kaybolduktan sonra, O “an” yoktur artık, o resimdeki 2 saniyelik gülüş, yerini binlerce çelişkiye, binlerce “acaba?” ya, yüz binlerce “neden?” e bırakmıştır.
Oysa ki ne kadar da gerçekti resimdeki o gülüş değil mi.
Ve ne kadar mutlu bir geceydi o.
Ne çok hayal, ne çok kırışan göz, ne çok ışık, ne çok rüzgar vardı.
Ve ne kadar mutlu bir geceydi o.
İşte, hayatın filmdekilerden daha kötü olan tarafı nedir bilir misiniz?
Eğer hayat aynı bir film gibi kurgulanabilseydi, insan hayatının son sahnesi o fotoğraf  olurdu. Bir hikaye orda, o biricik anda biterdi; ve kararan siyah fonun üzerinde “SON” yazardı; ki bu son derece mutlu bir son olurdu.
İşte bu yüzden filmlere özeniriz biz, filmler olur tüm hayallerimizin ilham perisi.
Ama hayat dediğin koskocaman bir ihtimaller denizi işte; bir türlü bitmeyen, sonu gelmeyen.
Sen ölümü “son” sanırsın, oysa ki senin olduğun yerde ölüm yoktur, ölümün olduğu yerde de sen.
İşte bu yüzden sadece hayat vardır; donduramadığın, durduramadığın o “an”ları acımasızca yutan bir hayat.
Ama hayat denen bu şeyin tek tesellisi – ve belki tek büyüsü - de, o koca ihtimaller denizinden şansına yepyeni bir mutluluk “an”ını ne zaman çekip avcunun içine bırakacağını asla bilemeyecek oluşundur; ve o yepyeni mutluluk “an”ı öyle büyülü bir şeydir ki, önceki tüm mutlulukları yok saydırır sana, “daha önce hiç böyle mutlu olmamıştım” dedirtir, geçmişin tüm hazlarını küstah ve bir o kadar da zevk dolu bir nankörlükle unutturur. İlk ve sondur sanki, ezeli ve ebedidir.
Hep yeniden başlatır, ta en başından. Hep yeniden tanımlatır sözcüklerin anlamlarını. Hep sıfırlar bütün fabrika ayarlarını.
İşte bu yüzden çekicidir, bu yüzden güzeldir hayat;
Tıpkı aşkını da, acısını da sana ne zaman yaşatacağını asla bilemeyeceğin, ama yine de bunu deliler gibi arzuladığın, ne yapacağı asla kestirilemeyen şuh bir kadın gibi.