Bi fotoğraf var karşımda. İki kişiye dair bi fotoğraf.
Üzerinde iki isim var. Bir de tarih.
Tarihler önemli benim için; her tarih bir dönemi anımsatır çünkü insana. “o zamanlar şununla uğraşıyordum, onu düşünüyordum, buna aşıktım..” gibi çağrışımları ve başrol kahramanları vardır her tarihin bende.
Ve her tarih aslında bir tahayyül ile bir taahhüt içerir insanın kendine verdiği.
Her tahayyül, içten içe bir taahhüt; özünde.
“bir sene sonra bugün, şurada olacağım.”
“onunla olacağım”.
“artık onsuz olacağım”.
Tarihlerin benim için önemli olmasının bir sebebi de, bir devrin, bir dönemin imleci oldukları kadar, sonrası için taahhütlerle doldurulacak boş satırlar bırakmaları.
…
Şimdi o resme bakıyorum.
O resimden öncesi ve sonrası, nice tarih için, nice tahayyüllerle doldu. O resmin kahramanları hiçbir şeyi taahhüt edemedi, ama gözlerinin çokça tahayyül içerdiği muhakkak.
Aslında, fotoğraf denen şeyin en aldatıcı yanı nedir bilir misin? Fotoğraf dediğin bir “an”dır sadece. Evet, her yerde söyleyip dururlar; “hayat anların toplamı” falan filan diye. Ama o fotoğraflardaki “an”lar aslında koskocaman bir fotoğrafın içindeki küçücük bir fotoğraf sadece. Flaş patladıktan sonra, gülmekten kırışan gözler normal bakmaya başladıktan, ya da gece bittikten sonra, o “an”ın büyüsüne dair her şey hayatın o kocaman dalgaları arasında kaybolduktan sonra, O “an” yoktur artık, o resimdeki 2 saniyelik gülüş, yerini binlerce çelişkiye, binlerce “acaba?” ya, yüz binlerce “neden?” e bırakmıştır.
Oysa ki ne kadar da gerçekti resimdeki o gülüş değil mi.
Ve ne kadar mutlu bir geceydi o.
Ne çok hayal, ne çok kırışan göz, ne çok ışık, ne çok rüzgar vardı.
Ve ne kadar mutlu bir geceydi o.
…
İşte, hayatın filmdekilerden daha kötü olan tarafı nedir bilir misiniz?
Eğer hayat aynı bir film gibi kurgulanabilseydi, insan hayatının son sahnesi o fotoğraf olurdu. Bir hikaye orda, o biricik anda biterdi; ve kararan siyah fonun üzerinde “SON” yazardı; ki bu son derece mutlu bir son olurdu.
İşte bu yüzden filmlere özeniriz biz, filmler olur tüm hayallerimizin ilham perisi.
Ama hayat dediğin koskocaman bir ihtimaller denizi işte; bir türlü bitmeyen, sonu gelmeyen.
Sen ölümü “son” sanırsın, oysa ki senin olduğun yerde ölüm yoktur, ölümün olduğu yerde de sen.
İşte bu yüzden sadece hayat vardır; donduramadığın, durduramadığın o “an”ları acımasızca yutan bir hayat.
Ama hayat denen bu şeyin tek tesellisi – ve belki tek büyüsü - de, o koca ihtimaller denizinden şansına yepyeni bir mutluluk “an”ını ne zaman çekip avcunun içine bırakacağını asla bilemeyecek oluşundur; ve o yepyeni mutluluk “an”ı öyle büyülü bir şeydir ki, önceki tüm mutlulukları yok saydırır sana, “daha önce hiç böyle mutlu olmamıştım” dedirtir, geçmişin tüm hazlarını küstah ve bir o kadar da zevk dolu bir nankörlükle unutturur. İlk ve sondur sanki, ezeli ve ebedidir.
Hep yeniden başlatır, ta en başından. Hep yeniden tanımlatır sözcüklerin anlamlarını. Hep sıfırlar bütün fabrika ayarlarını.
İşte bu yüzden çekicidir, bu yüzden güzeldir hayat;
Tıpkı aşkını da, acısını da sana ne zaman yaşatacağını asla bilemeyeceğin, ama yine de bunu deliler gibi arzuladığın, ne yapacağı asla kestirilemeyen şuh bir kadın gibi.
Vaaay..pes dedirttin bana Cerenim..ne kadar güzel bir söyleşi bu..ya da serzeniş..ya da tespit..ya da hepsi...ama okurken etkilendim çok..harikasın:)
YanıtlaSilProfesyonel bi yazardan bunu duymak cok gurur verici...
YanıtlaSilMelosumdan, dostumdan duymaksa kooooskocamaan bi mutluluk... :)
Canım benim benim profesyonelliğim , senin benim kalbimi anlamanla ilgili sadece..yoksa bi kariyer yapmış değilim bu yolda henüz:)
YanıtlaSilBen de ssendeki yeteneğin ortaya çıkmasına çok seviniyor ve koskooooocaman öpüyorum...